Almodóvar’ın ‘Autofiction’ Filmi Cannes’da Yarışıyor
‘Autofiction’ ile Almodóvar, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adayları arasında. Ancak film, yönetmenin dünyasının dışına çıkmakta zorlanıyor.
İspanyol yönetmen Pedro Almodóvar, yeni filmi “Autofiction” ile Cannes Film Festivali’nde bir kez daha Altın Palmiye adayları arasında yer aldı. Ancak film, güçlü yönlerine rağmen, Almodóvar’ın kendi evreninin dışına çıkmakta zorlandığı görülüyor.
Sanatçılar, özellikle de sinemayı bir sanat olarak gören yönetmenler, belirli bir ölçüde benmerkezci olma eğilimindedir. Bu durum, sanatçıların haklarından biridir. Ancak önemli olan, zaman zaman kendi iç dünyalarının dışına çıkarak çevrelerini geniş bir perspektifle gözlemlemeyi unutmamalarıdır. Bu beklenti, sinemaseverlerin de hakları arasında yer alıyor. Almodóvar, geçmişte birçok başarılı filme imza atmış bir yönetmen olarak, Cannes’da yedinci kez Altın Palmiye adayı olma başarısını gösteriyor. Ancak bu sefer de ödülü kazanması zor görünüyor.
Almodóvar’ın 23. filmi olan “Autofiction”, incelikli senaryosu, yetenekli oyuncu kadrosu ve ustalıkla kurgulanmış sahneleriyle dikkat çekiyor. Mizahi yaklaşımı sayesinde hem derin hem de hafif bir film olmayı başarıyor. Ancak konuya yeni bir bakış açısı sunamaması ve geniş bir perspektif getirememesi, eleştirilerin odak noktası. İki yönetmenin paralel hikayeleri, biri genç bir kadın yönetmen diğeri ise Almodóvar’ın alter egosu olan yaşlı bir usta olmak üzere, içsel sıkıntılarla boğuşuyor. Bu karakterler, çevrelerinden esinlenerek oluşturulmuş ve bir itfaiyeciye tutkun olan genç kadın yönetmenin, yaşlı ustanın gençliğindeki bunalımlı dönemleri anlatıyor olabileceği düşünülüyor.
“Autofiction”
Gerçek yaşam ile kurgunun etkileşimi, yaratıcılığın temel unsurlarından biridir. Ancak bir başyapıt yaratmak için farklı kaynaklardan beslenmek de gereklidir.
İspanyol sinemasının bir diğer Altın Palmiye adayı olan Rodrigo Sorogoyen’in “El ser querido” adlı filmi de dikkat çekiyor. Javier Bardem’in başrolünde yer aldığı bu film, yıllardır İspanya’da yaşamayan bir yönetmenin, eski eşinden olan kızına yeni filminde başrol vermek istemesi üzerine kurulu.
“El ser querido”
Baba ve kızı arasında geçen yaklaşık 15 dakikalık ilk sahne, içten bir yaklaşım ve temiz bir anlatımla oldukça etkileyici. “El ser querido”, Bardem’in başarılı performansıyla dikkat çekiyor ve erkek oyuncu kategorisinde güçlü bir aday olarak öne çıkıyor.
Andreï Zviaguintsev, günümüzde Rusya’da “sakıncalı” olarak görülen bir yönetmen. Şu an Fransa’da yaşayan Zviaguintsev, Cannes’da ana seçkiye ikinci kez katılıyor. Filmi, Rusya’nın bir taşra kentinde yaşayan yüksek gelirli iş insanlarının sorunlarını ele alıyor. Ancak çekimleri Letonya’nın Riga kentinde gerçekleştirmek zorunda kalmış.
Her kesimden insan, Ukrayna savaşının etkileri altında yaşamını sürdürmek zorunda. Zengin iş insanlarının da ciddi sorunları var; ancak bu sorunlardan kurtulmanın birçok kanun dışı yolu mevcut. Savaş gerçeği, iş dünyasının dengelerini daha da bozmaya devam ediyor. Örneğin, cepheye gönderilmesi gereken askerler için her şirketin, cirolarıyla orantılı sayıda çalışanı işten çıkarması isteniyor. Belediye başkanı, iş insanlarına, “Kolayca yerini doldurabileceğiniz kişilerin listesini hazırlayıp bana verin” diyor.
“Minotaur”
Bir işadamı, karısının sevgilisinin kim olduğunu öğrenen güvenlik sorumlusunu da listeye ekliyor. Tehlikeli olabilecek bir tanık cepheye gönderiliyor. İşadamını cinayetle suçlayan kanıtların gizlenmesi de oldukça kolaylaşıyor. Belediye başkanının bir telefonuyla, polislere dosyanın kapatılması talimatı veriliyor.
Savaş ortamında adaletsizlik, sömürü ve yolsuzluk, siyasi ve ekonomik güçleri elinde bulunduranlar için daha da kolay hale geliyor. Sıradan vatandaşların ise başkaldırmak ya da uyum sağlamak dışında pek fazla seçeneği kalmıyor. Andreï Zviaguintsev, soğuk ve keskin sinema diliyle, gerçekçi ve çok boyutlu tablolar çizmeye devam ediyor.




