Baba ve oğul Ziyalan’lar: Bellek, şiir ve Antakya

Baba ve oğul Ziyalan’lar, şiir ve belleğin izinde buluşuyor. Nihat Ziyalan’ın “Oğlum”undan Mustafa Ziyalan’ın Antakya’sına uzanan bir yazı.

Ivan Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanı, kuşaklar arasındaki düşünsel ayrılığı anlatırken baba ile oğul arasındaki sevgi yüklü gerilimi de açığa çıkarır. Romandaki babalar geçmişin alışkanlıklarını ve değerlerini temsil ederken oğullar değişimi, itirazı ve kendi kimliğini kurma arzusunu taşır. Ancak Turgenyev, bu karşılaşmayı basit bir eski-yeni çatışmasına dönüştürmez. Oğullar bağımsızlaşmak için babalarından uzaklaşırken onların sevgisine ihtiyaç duyar; babalar da çocuklarını kaybetmemek uğruna anlamakta zorlandıkları yeni bir dünyaya yaklaşmaya çalışır.

Nikolay ile Arkadi arasındaki ilişki, bu gerilimin daha uzlaşmacı biçimidir. Nikolay, üniversiteden dönen oğlunun değiştiğini görse de sevgisini korur. Arkadi ise babasının yaşam biçimini, romantik eğilimlerini ve eski kuşağa ait değerlerini eleştirerek ondan ayrışmaya çalışır. Bazarov ile Vasili İvaniç arasındaki bağda ise daha acı bir tablo vardır. Vasili, oğluyla gurur duyar ve ona büyük bir hayranlık besler; fakat sevgisini fazla belli ederek onu bunaltmaktan çekinir. Bazarov ailesini sevmesine rağmen bu bağlılığı bağımsızlığına tehdit gibi algılar. Böylece her iki ilişkide de oğlun kendi kimliğini kurabilmesi için babasından belli ölçüde uzaklaşması gerektiği görülür.

Bu edebi gerilim, babalarının izinden giden yazar ve şair çocuklarını da düşündürür. Samuel Coleridge ile oğlu Hartley Coleridge, İngiliz şiirinde bu ilişkinin dikkat çekici örneklerindendir. Samuel Coleridge’in oğlunun doğumundan sonra kaleme aldığı Geceyarısı Ayazı, romantik duyarlılığın doruk metinlerinden biri sayılır. Şair, soğuk bir gecede yanında uyuyan bebeği doğayla uyum içinde yetiştirmeyi düşler. Hartley ise babasının romantik dünyasını sürdürmez; daha karanlık ve farklı bir şiir çizgisi geliştirir.

Nihat Ziyalan’ın şiirinde baba, oğul ve gurbet

Türkçe edebiyatta baba-oğul ilişkisini en çarpıcı biçimde işleyen metinlerden biri Nihat Ziyalan’ın Oğlum şiiridir. “On iki yıldır görmediğim / torunlarımın babası” dizeleri, yalnızca bir evlada duyulan özlemi değil, oğlun artık kendisinin de baba oluşunu anlatır. Böylece şiirde üç kuşak, aralarındaki uzun mesafeye rağmen aynı duygusal eksende buluşur.

Yılmaz Güney’in açtığı sinema yolunda ilerleyen Nihat Ziyalan, Türkiye’deki siyasi çalkantıların ardından Avustralya’ya gider ve yaşamını sürdürebilmek için işçilik yapar. Bir gün, çevresindekilerin “Burada kendini Nihat Ziyalan sanan bir adam var” sözlerine kulak misafiri olur. Oğlu Mustafa Ziyalan ise yıllar sonra hekim olarak Amerika’da yaşar. Oğlum, bu uzaklıkların, gurbetin ve zaman içinde değişen aile rollerinin şiirsel karşılığıdır.

Şiirde Turgenyev’deki gibi doğrudan bir düşünce çatışması bulunmaz. Buradaki asıl ayrılığı zaman ve mesafe yaratır. Buluşma ihtimali bile uzun yıllar ertelenmişken baba, oğlunun gömleğini çıkarıp ona mevsime uygun çiçekli gömleği giydirir. Bu sahne, şiirin görsel gücünü de ortaya koyar. Nihat Ziyalan’ın uzun oyunculuk geçmişi, olaylara adeta bir kameranın kadrajından bakmasını sağlamış gibidir. Gurbet ile belleğin arasında ilerleyen şiir, aile hikâyesini birkaç güçlü görüntü üzerinden kurar.

Mustafa Ziyalan’ın Antakya belleği

Baba ve oğul Ziyalan’lar arasındaki edebi bağ, Mustafa Ziyalan’ın Antakya Mon Amor kitabıyla başka bir yöne taşınır. Şairin önceki çalışmalarında annesi Fatma Hanım’ın çocukluk yıllarında yazdığı elyazmaları, kişisel belleğin temel malzemesini oluşturuyordu. Kıyılarda-Toplu Şiirleri de hayatın merkezinden çok, yüreğin kıyısında biriken anılara ve geçmişin parçalı izlerine yöneliyordu. Bu yaklaşım, geçmişi tamamlanmış bir bütün olarak değil, bugün yeniden okunan anlar toplamı olarak ele alır.

Antakya Mon Amorda ise belleği harekete geçiren araç fotoğraftır. Mustafa Ziyalan’ın 2014 yılında Antakya’da çektiği fotoğraflar, deprem sonrasında şairin zihinsel ve duygusal yolculuğuna eşlik eder. Fotoğraflar yalnızca geçmişi gösteren belgeler olarak kullanılmaz; bugün artık eksilen, kaybolan ya da suskunlaşan bir dünyanın izlerini taşır. Şairin amacı görüntüyü açıklamak değil, görüntünün ardındaki tarihsel ve politik gerçeği kişisel bir duyarlılıkla yeniden kurmaktır.

Bu yönüyle kitap, belgesel şiir anlayışını hatırlatır. Bertolt Brecht’in İkinci Dünya Savaşı fotoğraflarından yola çıkarak oluşturduğu dört dizelik foto-epigramlar ve Ali Cengizkan’ın fotoğrafla şiiri buluşturan Yunan Dosyası, benzer bir yeniden okuma çabasını temsil eder. Mustafa Ziyalan da okuru “Bu fotoğrafta ne var?” sorusundan çok, “Bu fotoğraf artık bize neyi söylemiyor?” sorusuna yöneltir. Antakya’nın yıkımı karşısında duyulan öfke, böylece anımsamanın acısıyla birleşir.

Antakya Mon Amorda fotoğrafların daha nitelikli bir baskıyla sunulması kuşkusuz kitabın etkisini artırabilirdi. Ancak şiir kitaplarının sınırlı bir okur kitlesine ulaştığı mevcut yayıncılık ortamında Sözcükler Yayıncılık ve Turgay Fişekçi’nin çabası da ayrıca önem taşıyor.

Baba ve oğul Ziyalan’lar, farklı kuşakların aynı edebiyat içinde nasıl ayrı sesler kurabileceğini gösteriyor. Nihat Ziyalan’ın gurbet ve özlemle örülen şiirinden Mustafa Ziyalan’ın fotoğraf, bellek ve Antakya üzerinden ilerleyen kitabına uzanan bu çizgi, baba-oğul ilişkisinin yalnızca bir aile hikâyesi değil, aynı zamanda güçlü bir edebi miras olduğunu hatırlatıyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu