Yağmur Altında Sahneye Taşınan Tutku: Carmen

Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye koyduğu Carmen, tutkuyu ve özgürlüğü sahnede etkileyici bir şekilde yansıtıyor.

Yağmurlu bir akşamda, uzun zamandır gitmeyi ertelediğim bir etkinliğe katılma kararı aldım: Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye koyduğu Carmen. Yağmuru avantaja çevirerek, Ulus’taki Opera Sahnesi’ne erken ulaştım. Fuayede kısa bir çay molası verdikten sonra, sanatçı arkadaşlarımla buluşarak sahneye çıkmadan önceki hazırlık sürecinin heyecanını hissettim. Onları ses açma provasının önünde bırakarak salona geçtim ve yerimi aldım.

Carmen, “klasik” bir eser olarak kolayca izlenebilecek bir yapım değil. Aksine, her sahnelenişinde günümüzle yeni bir bağ kuran ve tutkunun nasıl sahiplenmeye dönüştüğünü gösteren sert bir yüzleşme sunuyor. Bizet, Sevilla’nın kalabalığında başlayan çekimi, perdeler ilerledikçe karakterlerin içindeki daralmaya dönüştürüyor. Bu yolculuk, aslında karakterlerin içsel kapalı yollarını simgeliyor.

Bu prodüksiyonun en belirgin özelliği, dansı sadece bir vitrin unsuru olarak değil, hikâyenin dilinin bir parçası olarak ele alması. Reji ve koreografiyi üstlenen Carlos Vilan, kalabalık sahneleri “güzel bir tablo” olarak dondurmak yerine, kalabalığın baskısını artıran bir akış oluşturuyor. Askeri düzen, fabrikanın toplu hareketi, meyhanenin taşkınlığı ve arenanın gösterisi; hepsi Carmen’in özgürlük arzusunu çevreleyen görünmez duvarlarla birleşiyor.

Orkestrayı yöneten Rustam Rahmedov, Carmen’deki en büyük sınavını parıltıdan ziyade denge sağlamakta buluyor. Solistin metni taşıdığı anlarda orkestra bir nefes olmalı; toplu sahnelerde ise gerilimi artıran bir baskı oluşturmalı. Bu akşam, müziğin ritmik yapısı sahnenin dramatik nabzına uyum sağlıyordu. Bizet’nin melodik zekâsı, sadece “güzel” kalmayıp, kaderin adımlarını da hızlandırıyordu.

Sahne tasarımını gerçekleştiren ekip, eserin geçişlerini canlı tutan bir bütünlük sağlıyor. Zeki Sarayoğlu’nun dekoru, Sevilla’yı kartpostal estetiğine hapsederken mekânların psikolojik derinliğini ortaya koyuyor. Ayşegül Alev ve Gizem Betil’in kostümleri, hikâyedeki sınıfsal ve ahlaki etiketleri görünür kılıyor. Ali Gökdemir’in ışık tasarımı, meydanın açıklığı ile meyhanenin gölgeleri arasında doğru bir gerilim oluşturuyor. Koroyu Ivan Pekhov çalıştırırken, çocuk korosunun yönetimi Öykücan Yavşan’a ait. Başkemancı Sibel Güçlü, sahnedeki omurgayı oluşturan önemli bir isim.

Carmen rolünü Nihan İnan üstleniyor. Onun Carmen yorumunda en çok dikkatimi çeken unsur ses rengiydi. Bu rol, yalnızca “iyi söylemekle” bitmiyor; sahnede varoluş iddiası gerektiriyor. İnan’ın sesi, Bizet’nin bu karakterde aradığı o yakın ve tehlikeli çekimi taşıyor. Habanera’da seyirciyi ikna etmeye çalışan bir Carmen yok; Carmen, kendi sınırlarını belirleyerek sahnede varlık gösteriyor. Yaklaşma ve uzaklaşma gerilimi, sadece bedenle değil, tonla da kuruluyor. Bu sayede Carmen, “kışkırtıcı” bir figür olmaktan çıkıp, iradesiyle hareket eden ve kararının bedelini ödemeye hazır bir karaktere dönüşüyor.

Don José rolünde Ali Murat Erengül yer alıyor. Bu temsilde kırılma noktası, özellikle ikinci perdedeki meyhane sahnesinde belirginleşiyor. Don José, genellikle “yavaş yavaş kararan” bir karakter olarak izlenirken, burada düğüm meyhanede çözülüyor. Erengül, José’yi “aşkın içindeki disiplin” ile başlatıp, birkaç dakika içinde “disiplinsizliğin içindeki aşk”a doğru sürüklüyor. Meyhane, dışarıdaki düzen ile içerideki arzu arasındaki en tehlikeli kavşak olarak öne çıkıyor. Erengül, bu ikiliği bedeninde görünür kılıyor; nefes daralıyor, bakış sertleşiyor ve cümlelerin omuzları düşüyor. Kıskançlık burada ilk neden değil, sonuç olarak karşımıza çıkıyor; önce kendini kaybeden, sonra sahiplenmeye tutunan bir adam izliyoruz. Bu nedenle meyhaneden sonra hikâye hızlanmıyor, aksine daralıyor.

Eralp Kıyıcı, Escamillo karakterini sahneye girdiği anda oyunun atmosferini değiştiren bir ihtişamla canlandırıyor. Bu ihtişam, sadece bir gösteri değil, Carmen’in önüne açılan yeni bir kapı olarak da duruyor. Aslı Kıyıcı’nın Micaëla’sı ise eserin vicdan hattını temsil ediyor: Düzenin, ev fikrinin ve “geri dön” çağrısının insani tonu. Olça Bora (Frasquita) ve Evren Gökoğlu (Mercedes), meyhanenin iç enerjisini canlı tutarken, Emre Yalçın (Remendado) ve Serkan Sarıkaya (Dancaïro), bu dünyanın “karanlık işini” sahnede gerilim dolu bir şekilde yansıtıyor. Mert Özdemir (Morales) ve Yiğitcan Tatlıoğlu (Zúñiga) ise ilk perdeden itibaren iktidar ve düzen duygusunu sahneye taşıyan isimler.

Finale yaklaştığımızda, Carmen’in özgürlük ısrarı ile Don José’nin çıkışsız ısrarı arenanın kapısında çarpışıyor. Bu çarpışma, “ansızın” gerçekleşmiyor; meyhanede aralanan kapı, dağlarda daralan yol, arenada kapanıyor. Seyirci, o kapı kapanırken yalnızca bir ölüm sahnesi izlemiyor, “aşk” diye başlayan bir duygunun nasıl sahiplenmeye dönüştüğünü de gözlemliyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu